
Nauru'nun ekolojik iflası olarak adlandırılabilecek trajik bir hikaye, Pasifik’ten gelen bir haberle gündemde. Bir zamanlar fosfat madenciliği sayesinde kişi başına düşen gelirde dünyayla yarışan bu “Cennet Ada”, bugün tam anlamıyla bir “varoluş mücadelesinin” pençesinde.
Fosfat bittiğinde, geriye adanın %80’ini kaplayan çorak bir arazi, yok olan bir ekosistem ve yükselen deniz seviyeleri kaldı.
Bir EHS Lideri olarak bu haberi okuduğumda, gördüğüm şey uzak bir adanın egzotik hikayesi değil; bu, kendi “cennet vatanımızı” hatırlatan acil ve evrensel bir uyarı oldu.
Doğal Sermayenin Talanı: Nauru’nun Ekolojik İflası ve Modeli
Nauru’nun çöküşü, finansal bir krizden öte, bir “Doğal Sermaye” (Natural Capital) krizidir. Yaptıkları stratejik hata, varlık (asset) olan fosfatı, sonsuz bir gelir (income) zannetmekti.
Oysa fosfat bir gelir değil, adanın tek sermayesiydi. Ve onlar, bu sermayeyi tüketirken yerine yenisini koymadılar. Daha da kötüsü, o sermayeyi çıkarırken, adanın diğer tüm sermayelerini (yaşanabilir toprak, temiz su, balık popluasyonu) yok ettiler.
Bu, sürdürülebilirliğin en temel ilkesinin ihlalidir: Ana parayı (doğal sermayeyi) yiyerek yaşayamazsınız.

Türkiye Değerlendirmesi: Bizim Ispatlanabilir Nauru Örneklerimiz
Nauru’nun hikayesi bana neden bu kadar tanıdık geliyor? Çünkü bu model, şu anda Türkiye’nin dört bir yanında, “kalkınma” adı altında birebir yaşanıyor.
Sadece soyut bir eleştiri değil, ıspatlanabilir örnekler üzerinden gidelim:
- İliç Maden Faciası (Şubat 2024): Nauru fosfatı çıkardı, biz altını. Erzincan, İliç’teki madende yaşanan ve tonlarca siyanürlü toprağın Fırat Nehri’ne karışma riskini doğuran facia, “ıspatlanabilir” bir Nauru anıdır. Burada, kısa vadeli maden kârı uğruna, milyonlarca insanın su kaynağını ve bölgenin tüm ekosistemini (yani “Doğal Sermayeyi”) riske atan bir iş modelinin çöküşünü izledik. Tıpkı Nauru’da olduğu gibi, geriye devasa bir çevresel borç ve zehirlenmiş bir toprak kaldı.
- Akbelen Ormanı’nın Talanı: Nauru’nun %80’i çoraklaştı. Muğla, Akbelen’de ise bir termik santrale linyit sağlamak için binlerce dönümlük yaşlı çam ormanı “ıspatlanabilir” bir şekilde (uydu görüntüleri ortadadır) katledildi. Nauru’nun fosfatı, Akbelen’in linyitidir. Her ikisinde de kısa vadeli, kirli bir enerji/hammadde ihtiyacı için paha biçilemez bir doğal sermaye (orman, temiz hava, su havzası) kalıcı olarak yok edilmiştir.
- Kaz Dağları (Kirazlı) Örneği: Tıpkı Nauru’nun uluslararası şirketlerce işletilmesi gibi, Kaz Dağları’nda da altın madenciliği için verilen izinler, bölgenin su kaynaklarının ve endemik bitki örtüsünün kalbine yöneldi. Kesilen ağaç sayısı (ıspatlanabilir şekilde) resmi raporların çok üzerinde çıktı. Toplumun tüm uyarılarına rağmen, bir dağın ekolojik bütünlüğü, bilançoya “altın” olarak yazılmak istendi.
Nauru’nun trajedisi, bize “ya maden ya çevre” ikileminin sahte olduğunu gösteriyor. Cevap her zaman “önce çevre” olmalıdır; çünkü çevre (doğal sermaye) bittiğinde, Nauru’da olduğu gibi, üzerine inşa edilecek bir ekonomi de kalmamaktadır.
Bir EHS Lideri Olarak Duruşum: Gerçek Bilanço!
Sorun, ekonomik bilançolarımızın yalan söylemesidir.
Bir maden şirketi, topraktan çıkardığı altının değerini bilançosuna “kâr” olarak yazar. Ancak o altını çıkarmak için yok ettiği ormanın, kirlettiği nehrin veya gelecek nesillerden çaldığı sağlıklı toprağın maliyetini “sıfır” olarak kabul eder.
Buna ekonomide “maliyetin dışsallaştırılması” denir. Yani, şirketin yarattığı ekolojik yıkımın faturasını topluma, yani bize ödetmesidir. Tıpkı Kocaeli’deki yangının sistemsel maliyetlerini görmezden gelmek gibi.
Bir EHS Lideri ve Sürdürülebilirlik savunucusu olarak benim duruşum nettir: Gerçek kalkınma, doğal sermayeyi (ormanı, suyu, toprağı) koruyarak, ona değer katarak yapılır. Doğal sermayeyi tüketerek yapılan şeyin adı “kalkınma” değil, “talan”dır.
Nauru’nun bugün “vatandaşlık satarak” hayatta kalma çabası (haberin detayları burada), ana sermayesini yiyen bir şirketin iflastan kurtulmak için ofis mobilyalarını satmasından farksızdır.
Eğer Nauru’nun ibretlik hikayesinden ders almazsak, gelecekte torunlarımıza bırakacağımız tek miras, çorak tepeler ve kirli nehirler olacaktır. Bu, Nauru’nun ekolojik iflası dersinden çıkarmamız gereken en önemli sonuç budur. EHS Liderleri olarak bizlerin görevi, Nauru’nun ekolojik iflası gibi küresel ibret derslerini, kendi yerel risklerimize (İliç, Akbelen vb.) uygulamaktır. Sürdürülebilirlik, sadece ‘yeşil’ bir etiket değil, aynı zamanda en temel risk yönetimi stratejisidir. Bu stratejiyi hiçe saymanın bedelini Nauru ödemiştir; bizim ödemememiz için ders almalıyız. Çünkü, hiç gelmeyecek zannettiğimiz o vakitler aslında çokta uzakta değil!

14 yıllık kurumsal ve uluslararası deneyime sahip EHS Lideri. Proses Güvenliği, Sürdürülebilirlik ve Yönetim Sistemleri konularında stratejik analizler ve içerik üretimi yapmaktadır.
